Anayasa Mahkemesi, 12 Şubat 2026 tarihli ve E.2025/203, K.2026/39 sayılı kararıyla, boşanma hukukunda uygulamayı doğrudan etkileyen önemli bir tartışmayı netleştirmiştir. Karar, 17 Nisan 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Karar, boşanma davası reddedildikten sonra yeniden boşanma talebinde bulunabilmek için öngörülen bir yıllık bekleme süresinin Anayasa’ya uygun olup olmadığına ilişkindir.
İtiraz Konusu Kural
İtiraz konusu düzenleme, boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bir davanın reddedilmesi ve bu kararın kesinleşmesinden itibaren bir yıl geçmesine rağmen ortak hayatın yeniden kurulamaması hâlinde, evlilik birliğinin temelden sarsılmış sayılacağını ve eşlerden birinin talebi üzerine boşanmaya karar verileceğini öngörmektedir. Bu düzenleme, uygulamada özellikle “fiili ayrılık nedeniyle boşanma” olarak bilinen durumun temelini oluşturmaktadır ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, fiili ayrılığın tek başına yeterli görülmemesi, bunun belirli bir süre devam etmiş olmasının aranmasıdır.
Yapılan Başvurunun Temel Gerekçesi
Başvuruya konu itirazda, söz konusu bir yıllık sürenin bireylerin boşanma kararı elde etmelerini önemli ölçüde zorlaştırdığı, bu yönüyle ölçülülük ilkesine aykırı olduğu ve özel hayat ile aile hayatına saygı hakkını ihlal ettiği ileri sürülmüştür. Özellikle boşanma davalarının zaten uzun sürdüğü dikkate alındığında, bu sürenin ek bir yük yarattığı ve kişilerin evlilik birliğini sona erdirme hakkını fiilen geciktirdiği iddia edilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin Başvuru Karşısında Değerlendirmesi
Anayasa Mahkemesi değerlendirmesine, itiraz konusu düzenlemenin hukuki niteliğini ortaya koyarak başlamıştır. Buna göre söz konusu hüküm, evlilik birliğinin temelden sarsılmış sayılmasına ilişkin bir karine öngörmektedir. Başka bir ifadeyle, boşanma davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmesinden sonra bir yıl boyunca ortak hayatın yeniden kurulamamış olması hâlinde, artık evlilik birliğinin sürdürülemez hâle geldiği kabul edilmektedir.
Mahkeme, bu düzenlemenin doğrudan doğruya bireyin özel hayatına ve aile hayatına saygı hakkına bir sınırlama getirdiğini açıkça kabul etmektedir. Bununla birlikte bu sınırlamanın Anayasa’ya aykırı olup olmadığı, sınırlamanın amacına ve ölçülülüğüne göre değerlendirilmiştir. Bu noktada Mahkeme, Anayasa’nın 41. maddesine özellikle vurgu yapmaktadır. Anılan maddede ailenin Türk toplumunun temeli olduğu belirtilmiş ve devlete ailenin korunmasına yönelik pozitif bir yükümlülük yüklenmiştir. Mahkemeye göre, boşanma davasının reddinden sonra belirli bir süre beklenmesini öngören düzenleme, evliliğin tamamen sona erdirilmesinden önce taraflara ortak hayatı yeniden kurma imkânı tanımakta ve bu yönüyle aile kurumunun korunmasına hizmet etmektedir. Bu değerlendirme çerçevesinde söz konusu sürenin, aileyi koruma amacına ulaşma bakımından elverişli olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca boşanmaya ilişkin usul ve esasların belirlenmesinin kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında olduğu, bu kapsamda öngörülen sürenin de bu takdir alanı içinde değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir.
Mahkeme incelemesinin en kritik noktası ise ölçülülük değerlendirmesidir. Anayasa Mahkemesi, daha önce aynı hükümde yer alan üç yıllık süreyi iptal ettiği kararına da atıf yaparak, sorunun yalnızca süre değil, sürecin bütünü olduğunu vurgulamıştır. Önceki kararda, boşanma davasının görülmesi, kesinleşmesi ve üzerine eklenen üç yıllık sürenin birlikte değerlendirildiğinde bireyler açısından katlanılamaz bir yük oluşturduğu kabul edilmiştir.
İncelenen somut düzenlemede ise kanun koyucunun bu tespiti dikkate alarak süreyi üç yıldan bir yıla indirdiği görülmektedir. Mahkeme, sürecin bütünü birlikte değerlendirildiğinde, bir yıllık sürenin artık bireyler açısından katlanılamayacak bir külfet oluşturmadığı sonucuna ulaşmıştır. Bu nedenle özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı ile ailenin korunması amacı arasında makul bir denge kurulduğu kabul edilmiş ve düzenlemenin ölçülülük ilkesini ihlal etmediği değerlendirilmiştir.
Kararın Uygulamaya Etkisi
Anayasa Mahkemesi, 12 Şubat 2026 tarihli ve E.2025/203, K.2026/39 sayılı kararı uygulamada oldukça net bir sonuç doğurmaktadır. Boşanma davası reddedilmiş ve karar kesinleşmişse, tarafların fiilen ayrı yaşıyor olması tek başına yeterli değildir. Fiili ayrılığa dayanılarak boşanma kararı verilebilmesi için bu durumun en az bir yıl devam etmiş olması gerekecektir. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararıyla birlikte söz konusu süre anayasal açıdan tartışma konusu olmaktan çıkmış ve uygulamada kesinlik kazanmıştır.
Anayasa Mahkemesi bu kararıyla, boşanma hakkı ile aile kurumunun korunması arasında hassas bir denge kurmaya devam ettiğini bir kez daha göstermiştir. Karar, evliliğin sona erdirilmesini tamamen serbest bırakmayan ancak bu süreci ölçüsüz şekilde zorlaştıran düzenlemelere de izin vermeyen bir yaklaşımın devamı niteliğindedir.
Özellikle önceki iptal kararının ardından yapılan düzenlemenin Mahkeme tarafından bu kez Anayasa’ya uygun bulunması, kanun koyucunun belirlediği bir yıllık sürenin artık “makul sınırlar” içinde değerlendirildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu yönüyle karar, hem uygulayıcılar hem de taraflar açısından önemli bir hukuki netlik sağlamaktadır.
